mustafa der ki...

Yedibin hikayeden biri

09 Mayıs 2014 / Mustafa Dokumacı

Hayat

Büyücü Ceffar kara yüzlü çirkin bir adamdı, o yüzden de kötüydü. Sadece çirkin değildi tabii, senaryonun adaleti gereği ayrıca prenseste gözü vardı. Daha 11 günlük evli, çiçeği burnunda prensesin biricik prensini dilenciye çeviriyor ve şekil değiştirip onun yerine geçiyordu. 8 bit Acem müziği eşliğinde camı kırıp sarayın terasına atlayan prensi, bin bir beladan tek parça kurtarıp Pers sultanı yapmak da bize düşüyordu. Üstüne atladığımız at heykeli canlanıyor, uçan halılar bizi zindanlardan kaçırıyordu. Kuzenimin bilgisayarında oynadığımız Prince of Persia 2, birincisinin pabucunu dama atan grafikleri ve ses efektleriyle bizi mest ederken, ortaokula yeni başlamış bir imamhatip öğrencisiydim.

 

İlkokulu bitirdikten sonra Anadolu Liseleri Sınavı’ndan aldığım puanla ve babamın bir saat pazarlık yaparak 250 bin liraya düşürdüğü bağışla kayıt olduğum Eyüp İmamhatip ve Anadolu İmamhatip Lisesi, üç kampüslü ve yedi bin öğrencili kocaman bir devlet okuluydu. Hükümet yeni imamhatip açılmasına izin vermediği için, zamane dindarları mevcut imamhatiplere habire yeni şubeler ekliyordu. Yine de kontenjan yetmiyor, veliler araya hatır gönül sokarak ve büyük büyük bağışlar yaparak, zorla bir kaç öğrenci daha eklemeye çalışıyordu. Evet imamhatiplerin revaçta olduğu bir dönemdi, çünkü daha önlerine katsayı engeli konulmamıştı.

Bu lise irisi kalabalık okulun müdürü, üniversite rektörü gibi kasılarak yürür, beyaz Toros makam arabasıyla gün boyu kampüsleri gezerdi. Ailesiyle birlikte düz imamhatipin bodrum katında yaşayan bir hademe de makam şoförlüğünü yapardı. Müdür, haftanın son günü kapanış konuşması için illa erkekler okuluna gelir, “Mahalleli sizden şikayetçi” derdi. “Kahvelerde kumar oynuyorsunuz, pazarda kadınları rahatsız ediyorsunuz, sağda solda kavga gürültü çıkarıyorsunuz. Yasak bundan sonra size dışarı çıkmak.” O yasak en fazla iki hafta sürerdi.

Cuma namazı için o gün bir ders eksik yapardık ve uzunca bir öğle aramız olurdu. O uzun arada okul dışına çıkmak haftanın en önemli olayıydı. Her tören konuşmasında kendisinden “adının duyulmasını istemeyen hayırsever bir abimiz” diye bahsedilen meçhul bir finansör, kampüsün içine yeni bir cami yaptırıyordu. İnşaat, adamın parası oldukça ilerliyor, bazen de uzun süre duraklıyordu. Bir tamamlansaydı, artık cuma günleri bizi okul dışına göndermek zorunda kalmayacaklardı.

Gerçi ben dışarı çıkışların tamamen yasaklanabileceğinden biraz şüpheliydim. Çünkü müdürün ceza amaçlı ara sıra koyduğu yasaklar bile güç bela uygulanıyordu. Hiç unutmam daha hazırlık sınıfına gittiğim ilk yıl, yine yasaklı bir cuma günüydü. Sınıfın camından nizamiye önünde biriken öğrencileri izliyordum. Yasağa rağmen dışarı çıkmak istiyorlardı. Nöbetçi öğretmenler ellerinde kalın tahta sopalarla, kapıya mevzilenmişlerdi.

Gitgide kalabalıklaşan öğrenciler, sonunda birbirlerinden aldıkları cesaretle taarruza kalktılar, “Allah Allah Allah” diye bağırarak herşeyi devirip geçtiler. Kalabalığın gücü karşısında sadece mevzi tutan öğretmenler değil, yuvasından sökülen sürgülü araç kapısı da yere serildi. Herkes akıp gittikten sonra yerden kalkıp sopasını arayan hocaları gördüm. Kalabalığın son saflarından yetişebildikleri öğrencilere bir kaç tane ekleştirme derdine düşmüşlerdi.  Sonra pes edip anlamını yitirmiş nöbet yerlerini bıraktılar da biz korkaklar da dışarı çıkabildik.

Bugün fantastik roman kurgusu gibi gelen ilginç şeyler, o zamanların kanıksanmış normal olaylarıydı. Düz imamhatipin lise bölümünde, yaşı yirmiyi geçmiş öğrenciler vardı mesela. Hafızlar derlerdi, diğer öğrencilerden farklı, belalı insanlardı. Hafız olmak için Kuran’ı baştan sona ezberlemek gerekirdi, ki bunu  belli bir yaştan sonra yapmak çok zordu. O yüzden aileler, hafız olmasını istedikleri çocukları zorunlu eğitim biter bitmez okuldan alıp yatılı Kuran kurslarına verirlerdi. O zamanlar zorunlu eğitim sadece 5 yıl olduğundan, bazı hafızlar ilkokulu, daha çoğu ise ortaokulu takip eden bir kaç uzun yılı bu kurslarda geçirmiş olurdu.

Anlamını bilmediği 600 sayfalık Arapça bir metni baştan sona, en ufak bir telaffuz hatası olmadan ezberlemek, o yaştaki bir çocuk için o kadar sıkıcı bir şey olmalıydı ki, hafızlık kurslarında uygulanan baskı ve şiddet, herkesçe bilinen bir gerçek haline gelmişti. Ezberini tamamladıktan sonra liseyi okumak için tekrar imamhatipe dönen bu öğrencilerin psikolojik dengesizlikleri, diğer öğrenciler tarafından kursta gördükleri şiddetle açıklanırdı. Aynı kampüste okumamıza rağmen, düz değil anadolu imamhatip öğrencisi olduğumuz için muhallebi çocuğu sayılan bizler bile arada haberlerini duyardık. “Bedenci kış günü neden sürekli güneş gözlüğü takıyormuş biliyor musunuz? Çünkü hafızlardan dayak yemiş, bir gözünü morartmışlar.”

Öğretmenlerin korkulu rüyasıydı hafızlar. Sınavı onlar ne gün istiyorsa o gün yapar, sonuçları beğenmedilerse tekrar ederlerdi. Bir kaç hoca dayak yedikten sonra hepsinin gözü korkmuştu. Hiçbiri onları karşısına almaya cesaret edemiyordu. Biri hariç. Düz imamhatipin müdür yardımcılarından Ahmet Hamdi Arvas, iki metreye yaklaşan boyuyla ve daha önemlisi peygambere ulaştığı söylenen soyuyla, herkes için bütünüyle dokunulmazdı. İstiklal marşından kaçmaya çalışan on ikinci sınıflara yan tekmeyle dalar, küçük sınıflara biraz ters bakması yeterdi.

Nurculara olduğu kadar bizim cemaate de yakın olan bu ilginç müdür yardımcısıyla aynı sitede oturduğumuz için sabahları aynı serviste giderdik. Servis şoförü ne zaman ekonomik krizden yakınsa, Hamdi Hoca da ev borcundan dert yanardı. Enflasyon ve devalüasyon rakamlarının birbiriyle yarıştığı ve sabit kalması istenen her fiyatın döviz üzerinden belirlendiği o yıllarda, bizim hoca dolarla ödenmek üzere ev taksidine girmişti. Türk lirası değer kaybettikçe derdi büyüyordu. “Kaç yıldır ödüyorum, şimdi ilk baştakinden daha çok borcum var, ödedikçe azalacağına artıyor” diyordu.

En doğalgaz kombili sitede yaşasan bile, kış demek kömür dumanı demekti o yıllarda. Mahalleden arkadaşımla, sabah ayazında göz gözü görmeyen dumanlı sisin içinde okul servisini beklerken, öksürmeden nefes alıp verebilmek için montumuzun yakasını burnumuzun üstüne kadar çekerdik. Herkesin olduğu gibi, bizim servis aracımız  da Peugeot J9’du. Manevra özürlü bu minibüs, zamanında o kadar yaygın kullanılıyordu ki, vektörel çizimini servisçiler odası kendisine logo yapmıştı. “Fransızlar bunu aslında yarış atı taşımak için geliştirmişler” derdi servis şoförümüz Berkan, “Dönüyor dönemiyor onların umurunda olmamış. Dar sokaklarda bir ileri bir geri, sıkıntısını biz çekiyoruz.”

İflah olmaz bir kumar bağımlısıydı Berkan. Ortalarda yoksa, kızlar okulunun oradaki kahvede aramak gerekirdi. Kendine güvenemediği için bizden topladığı paraları eşine teslim eder, eşi de ona günlük harçlık verirdi. Okuldan çıktığımızda servisimiz kapıda beklemiyorsa, anlardık ki emektar Peugeot yine arıza yapmış. Belki Berkan yerine başkasını göndermiştir diye, karlara çamurlara bata çıka Haliç kıyısındaki kızlar okuluna yürürdük. Orada da bizi bekleyen yoksa, otobüse binmek için köprünün altındaki patika yoldan yukarı, Ayvansaray otobüs durağına çıkardık.

Uzakdoğudan mal ithal etmenin yeni keşfedildiği yıllardı, arabalar da buna dahildi. Dedem dizel mercedesini satmış, yerine otomatik vitesli bir mazda 323 almıştı. Kayıt günü babamla bağış pazarlığına oturan İbrahim Hoca, hangi cemaatten olduğumuzu öğrenince yakınlık kurmak için, “Ben de panelvan aldım sizden” demişti. O dönem Güney Kore markası KIA’nın Türkiye dağıtıcısı bizim cemaatti ve bu esnaf görünümlü, kırmızı yanaklı tombul adamın gerçekten bir Besta panelvan minibüsü vardı.

İmamhatip için “meslek dersi” sayılan Kuran, Din Kültürü gibi derslere girerdi İbrahim Hoca. Bazen dersin ortasında günlük konulardan bahsetmeye başlar ve sonunda illa konuyu ayvanın sağlığa faydalarına bağlardı. Öyle günlerde bilirdik ki, hocanın minibüsünün arkası yine o sapsarı kütür kütür ayvalarla dolu. İyi de anlatırdı doğrusu, hiç ayva sevmeyenin bile canını çektirirdi. Sonra teneffüste arka kapağı kaldırıp satışa başlardı.

Esnaflığı öğretmenliğinden daha başarılıydı. Düz imamhatipte okuyan oğluyla birlikte ayvaları tek tek soyar, arada oğlu çabuk soyamaz ya da para üstünü hemen yetiştiremezse, herkesin içinde azarlardı. Öğrencilerinden para kazanmaya çalışan öğretmen figürü hiç zoruma gitmezdi ama arkadaşlarından soyutlanan o çocuğa gerçekten üzülürdüm.

İmamhatipte şaşılacak şey o kadar çoktu ki, hepsini kanıksadığını sandığın anda bile hala seni şaşırtacak yeni şeyler çıkabilirdi. İmamhatipte okumak, adeta Prince of Persia oynamak gibiydi. Sürekli bir şeylerden kıl payı kurtulur, sürekli hayret edecek bir şeylere rastlardın. Hepimizin çömez olduğu ilk aylarda, derste bir çocuk, üst sınıflardan öğrendiği bir fıkrayı anlatmıştı. “İmamhatipin fıkrası buymuş, öğrenin” demişti. Bunca yıl sonra, olağandışı olaylarla dolu imamhatip evrenini çok kısa özetlemem gerektiğinde, hala o fıkrayı anlatırım.

Eski zamanlarda bir medresenin talebeleri, komşu bahçenin kazını çalmışlar, koyup koca kazana, başlamışlar kaynatmaya. Kazın kaybolduğunu fark eden komşu, çıkagelmiş kapıya. “Hoca hoca, benim kazı gördünüz mü?” demiş. Tam o sırada kaz pişirmenin usulünü bilmeyen talebelerin hocaya danışması gerekmiş. Komşunun orada olduğunu gören bir tanesi uyanıklık yapıp soruyu kılıfına uydurmuş: “Hocam eraytellezine kaz kabaruke.”

Hoca da aynı şekilde cevaplamış: “Kepçellezine bas basaruke”

Yorum Yaz



Arama

Giriş Yapın

Yeni Üye Kayıt | Şifremi Unuttum

ufukta gezinir durur gözlerim
mazide yaşarım dünü özlerim
sansüre takılmış bütün sözlerim
yarın da söylerim hiç değiştirmem

Twitter
Facebook
Linkedin

Kategoriler