mustafa der ki...

Yazıyorsam beni gör diye

07 Temmuz 2011 / Mustafa Dokumacı

Hayat

Bir kadını aramak için üç gün bekleriz; çünkü İsa'nın beklememizi istediği süre budur.

How i met your mother’ın eski bölümlerinden birinde Barney’nin bu tiradı beni çok güldürmüştü.

Üç gün bekleme kuralını tamamıyla İsa başlattı. diyor Barney, Hayata dönmek için üç gün bekledi. Kusursuz bir plandı. Sadece bir gün beklemiş olsaydı birçok kişi onun öldüğünü bile duymamış olacaktı. Hepsi kalkıp: ‘Hey İsa, n'aber?’ diyecekti.

İsa da muhtemelen şöyle derdi: ‘N'aber mi?! Dün ölmüştüm ben.’

Sonra öbürleri de şöyle derdi: ‘Bana epey canlı gözüktün, dostum.’

 

Böylece İsa nasıl yeniden dirildiğini ve bunun nasıl bir mucize olduğunu anlatmak zorunda kalacaktı. Sonra karşıdakiler de: ‘Tabii tabii, öyle diyorsan öyledir, kardeşim.’ diyecekti.

Hem Cumartesi günü de dönemezdi. Herkes angarya işlerle uğraşıyordu. Dokuma tezgahında çalışıyordu, sakallarını kırpıyordu. Hayır, tamamen doğru sayıda gün bekledi: üç. Ayrıca döndüğünde Pazar'dı. Millet zaten kilisedeydi. Hepsi içeride şöyle diyordu: ‘Olamaz, İsa öldü.’

Sonra, bom! Arka kapıdan fırlayıp koridorda koştu. Herkes heyecandan ölecekti. Üç gün, Ted.

Geçen gün “when to tweet” adında bir twitter uygulaması gördüm. Twitter profilini, takipçilerinin twitter kullandığı saatleri inceleyerek, yazacağın şeyin en çok dikkat çekeceği saati tespit etmeye çalışıyor. Bana gecenin onunu uygun gördü, benim gibi bebekliğinde bile erken yatmak bilmeyen birisi için çok da anlamsız değil aslında. Ama daha anlamlı olan, bu uygulamayı gördüğüm anda aklıma Barney’nin tiradının gelmesi.

Doğru zamanlamanın sağladığı tek yarar fark edilmek. Facebook’ta bir şey paylaştıktan sonra, kırmızı üzerine beyaz rakamları beklerken, aslında ağladığının fark edilmesini bekleyen bebekliğimizden farkımız yok. Varlığımızı hissetmenin tek yolu, onun yankılandığını görmek. Bir insanın varlığı ancak bir başka insandan yankılanabiliyor. Proust aşkı anlatırken bu yankılanmayı vurguluyor:

Sevdiğimiz zaman aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.

Yıldız’da okurken sınıfımda, okumak için köyünden İstanbul’a gelmiş bir çocuk vardı. Bir gün bana demişti ki: Yazın köye gidiyorum, kışın İstanbul’a geliyorum. Arada ne kadar büyük fark var. Köyde insan çok değerli. Yürüyerek uzun yollar gidiyorsun, iki çift laf edecek birisine rastlarsan seviniyorsun. Birisiyle ilgili bir haber duyunca, üzerinde uzun uzun konuşuyorsun. Şehrin caddelerinde insanlar yan yana yürüyor, çok fazla insan var. Birisi kaybolsa, düşüp ölse, kimsenin umurunda olmaz. Şehirde insan çok değersiz.

Nüfus arttıkça ve insanlar kalabalıklar halinde yaşamaya başladıkça, fark edilmek de zorlaşıyor sanırım. Yüz kişilik sınıfta en iyi olabilirsin, ama on bin kişilik okulda mutlaka senden iyi birisi çıkar. On bin kişilik okulda en iyi olabilirsin ama on milyonluk şehirde mutlaka senden iyi birisi çıkar. Senden iyi birisi çıktığı anda da değerin sıfır olur.

Şu ara okuduğum kitabında Kundera otoyolun ortasına gidip oturan ve ölümü bekleyen bir kızı anlatıyor. Kız, insanların varlığını fark etmemelerinden dertli. Kundera bunu abartarak şöyle anlatmış: Dişçide oturup sıra beklerken, bir adam gelip kızın üstüne oturuyor. Kız “Hey burada ben varım.” diye çığlıklar atsa da kimse oralı olmuyor. Adam sanki onu hiç duymuyor ve diğer sıra bekleyenlerle laflamaya başlıyor. Kızın otoyolun orta yerine sırtını arabalara dönerek oturmasının hiç bir rasyonel nedeni yok, kızgınlığını belli etmek için cam eşyayı duvara atıp parçalamak gibi, kırgınlığını belli etmek için kendini arabaların önüne atıyor. Bu bir küskün davranışı yani, dayanağı var, mantıklı nedeni yok. Bir kaç araba ona çarpmamak için yoldan çıkıp kaza yapınca, varlığının fark edilmesine sevinip bağıra çağıra kaçıyor. Buradaki ilgi çekme histerisini, bebeklerin ilgilenen olmayınca ölesiye ağlamalarına benzetiyorum. RT almamış güzelim tweet’lere bakıp iç geçiren tweeter hüznü oluyorum.

Chuck Palahniuk da Barney’nin tiradına benzer şeyler söylüyor Gösteri Peygamberi’nin bir yerinde:

İsa çarmıha gerilmeseydi kimi kendine inandırabilirdi? Uyku hapları yutup, bir banyonun zemininde tek başına ölseydi, cennete gider miydi? Kendisini kimsenin izlemediği, kimsenin ona işkence etmediği ve başında ağlayıp sızlamadığı bir kodeste can verseydi acaba bizi kurtarabilir miydi?

Çarmıha gerilme sırasında izleyici sayısı düşük olsaydı, olayı başka bir zamana ertelerler miydi diye düşünmeden edemiyorum. İsa’nın neredeyse çıplak olmadığı bir haç görmedim. Hiç şişko bir İsa görmedim. Ya da vücudu kıllı bir İsa görmedim. Gördüğüm her haçta İsa, belinden yukarısı çıplak olarak bir kot markası veya erkek parfümü için modellik yapacak görünümde.

Eğer kimse izlemiyorsa, dışarıya çıkmanın bir anlamı yok. Pekala evde oturup otuzbir çekebilir veya haberleri izleyebilirsiniz. Eğer birinin video kasedi yoksa veya daha da önemlisi bütün dünyanın gözleri önünde canlı yayında geçmiyorsa hayatı, o kişi yaşamıyor demektir.

O kişinin, kimsenin kıçına takmadığı, ormanda devrilen ağaçtan bir farkı yoktur.

Birşeyler yapıyor olmanızın hiçbir önemi yok. Eğer yaptıklarınızı kimse fark etmiyorsa, hayatınız koca bir sıfırdan ibarettir. Boştur. Anlamsızdır.

Barney’nin, Kundera’nın ve Palahniuk’un hep aynı şeyi anlattığını görüyorum. Varlığımızı hissedebilmek için, fark edilmeye karşı duyduğumuz dayanılmaz ihtiyaç. Fark edilmek ve hafızalarda ölümsüzleşmek istiyoruz.

Bütün dinler insana çok peşin ve tartışmasız bir hak olarak, unutulup gitmekten koruyan bir kalkan veriyor, tanrının farkındalığı. Yaptığın her şeyin kaydediliyor olması ve her birinin senden tek tek sorulacak olması, omzuna yüklediği sorumluluktan çok önce umursandığını hissettirmeye yarıyor.

Hiç kayda değer birisi olmayabilirsin, dünyada seni kimse umursamıyor olabilir. Ama yaptığın her şey tek tek incelenecek, mercek altına alınacaksın ve bizzat tanrıya hesap vereceksin. Dinlerin en büyük motivasyonu bu değil mi? Tanrının seni hiç umursamadığı, umursamaya değer bulmadığı bir din düşün. İnsanların varlığına değer vermeyen bir din ne kadar popüler olabilirdi? Ben pek şans vermiyorum.

Bence omniscient (alim-i mutlak) bir tanrı, en önemli psikolojik ihtiyaçlarından birisini karşılıyor insanın, varoluşsal bir ihtiyacını; var olduğunu hissedebilmek için birileri tarafından fark edilmeyi. Bu ihtiyaç karşılanmazsa, insanlar fark edilmek için başka şeyler yapıyor. Şarkılar bestelemeye, buluşlar yapmaya, filmler çekmeye, yazılar yazmaya başlıyor. Ne var ki hepsi başarılı olamıyor ve çoğu acı çekiyor. Çoğumuz acı çekiyoruz.

Yorum Yaz



  • 2 adet yorum bulundu. Toplam 1 sayfa.
  • 1

Fatih Bektaş

11 Temmuz 2011 23:23:25

Güzel tespitler. Uzun bir yorum yapacağım. Hakkım şimdilik saklı kalsın. :)

epimorphictales

10 Temmuz 2011 19:51:50

Gördim oni! :)

  • 2 adet yorum bulundu. Toplam 1 sayfa.
  • 1

Arama

Giriş Yapın

Yeni Üye Kayıt | Şifremi Unuttum

ufukta gezinir durur gözlerim
mazide yaşarım dünü özlerim
sansüre takılmış bütün sözlerim
yarın da söylerim hiç değiştirmem

Twitter
Facebook
Linkedin

Kategoriler