mustafa der ki...

Uslandırılamayan çocuklar

16 Mayıs 2011 / Mustafa Dokumacı

Hayat

Üzerinde isimler, rütbeler yazan bir sürü kapı vardı. En gösterişlisindeyse, kırmızı levha üzerine tamamı büyük sarı metal harflerle, yalnızca KOMUTAN yazıyordu. Biz er ve ercikler için orada komutmayan yoktu aslında, ama konuşurken bile yalnızca “komutan” diye bahsedilen bu orta yaşlı adam, sanırım en komutanlarıydı, “the komutan” yani.

İçinden gelmeyerek söylediğin marşları, içinden gelmeyerek söylediğin için suçlanabileceğin bir yerde, kimliğim ve kişiliğim hiçe sayılırken ve buna rağmen çakmak çakmak gözlerle ufka bakmam (ne demekse) beklenirken benden, buydu için için düşündüğüm. Burada ismi konulan ve somutlaştırılan, ama ismi konulmadığı yerlerde de en az bu kadar etkili olan “the komutan” lar dünyasında yaşıyordum aslında. Sönmüş gibi görünen ama için için yanan, hep de yanmış olan bir közdüm buzdolabında.

 

En sivil olduğum yerlerde bile, her yanımda sürekli el bağlanıyor, boyun eğiliyor, topuklar bitişik yaşanıyordu. Karşısında büzüşecek bir atası, ağası olmadıkça adeta rahat etmeyen maraba ruhlu insanlardı koğuşdaşlarım, her an çavuş nöbete kaldırabilirdi ve büsbütün teslim olmak, herkesçe içselleştirilmiş en doğal davranış biçimiydi, normdu.

Askerden geleli bir hafta ya olmuştu ya olmamıştı, bir Cuma günü öğleden sonra, hür sokaklarda özgür dolaşıyordum ki, hoparlörden gelen sesle irkildim: “zat kollarııı”. Çok tanıdık, çok çok tanıdık bir sesti bu. “raat! zroll!” geliyordu peşinden. Olduğum yerde çakıldım, gözlerim dört bir yanda askeri birlik aradı. “Hizana bak oğlum, hizana bak, hadi herkes seni bekliyor!” Derken jeton düştü, Cuma akşamı dersin bitişiyle eve koşuşun arasına kara kedi gibi giren, herkesin kaçmak için uğraştığı bir şeydi bu sesi gelen. İlk ve ortaöğretim kurumlarındaki yanaşık düzen eğitiminin bir parçasıydı, marş okuma töreniydi. On yıl üniversite okuyunca unutmuştum besbelli.

Yedi yaşındayken, göz ucuyla annem beni bırakıp eve gitmiş olabilir mi (gittiyse yaygara koparacağım çünkü) diye bakarken girmiştim ilk hizaya. “Önündekinin ensesine bak!” diye gürlüyordu bir amca. Topluluklara karşı emir kipiyle konuşma hastalığına yakalanmıştı ve sanırım bu çok bulaşıcı bir hastalıktı.

Camide hizaya giriliyordu bir de, birçok başka hizadan birisi. “Saflarımızı sık ve düzgün tutalım ey cemaat.” diyordu imam, sonra çatık kaşlı amcalar, homurdanarak sık ve düzgün saflara sokuyordu çocukları. Cuma günü dersten sonra istiklal marşından kaçan çocuğun bir benzeri burada da vardı: Cuma namazında farzdan sonra kaçan çocuk. Kaçmak için fırsat kolladığı yere gönüllü gittiğini iddia edecekti sonra. Marştan kaçanların bazıları da, ilerleyen yıllarda, gururla söylediklerini iddia edeceklerdi belki, reis uyarınca.

Bazı muhitler için, Cuma günü istiklal marşından kaçan çocuklar ve Cuma namazında farzdan sonra kaçan çocukların kesişim kümesiyle bileşim kümesi oldukça yakın çıkardı sanırım, birisi uğraşıp bulsa. Bir tarafta vatanını, öbür tarafta dinini yeterince sevmemekle suçlanıyorlardı ve silahlı ya da psikolojik güçlerce uslandırılmaya çalışılacaklardı hayatları boyunca. Tek suçları özgürlüklerini sevmeleriydi aslında. Ve belki hiç bilemeyeceklerdi, silahlı güçlerin mi, yoksa psikolojik güçlerin mi daha yıpratıcı olduğunu.

Yorum Yaz



Arama

Giriş Yapın

Yeni Üye Kayıt | Şifremi Unuttum

ufukta gezinir durur gözlerim
mazide yaşarım dünü özlerim
sansüre takılmış bütün sözlerim
yarın da söylerim hiç değiştirmem

Twitter
Facebook
Linkedin

Kategoriler