mustafa der ki...

Sabun tozlu T cetveli

18 Temmuz 2012 / Mustafa Dokumacı

Hayat

Ortalıkta kalabalık etmesin diye perdenin arkasına saklanmış, ütü masası gibi dikey eşyalardan birisiydi evimizde T cetveli. Kimileri için başka bir dünyaya ait ve ne işe yaradığı belirsiz bir cisimken, bizde bir değil iki tane birden vardı. Birisi az yıpranmış, diğeri daha iyice ve ikisi de ahşap.

O yıllarda babam, mekanik tesisat projeleri çizen bir makine mühendisi. Mesai dışı evde çizmek için fazladan proje işleri alıyor. Salondaki masaya yapıştırıp aydıngerleri, akşamdan akşama çizerek bitirmeye çalışıyor. Erken yatıp erken kalkmayı sevdiği için de uzayıp gidiyor projeler. Yemek masasında sürekli yapışık duran aydıngerler, kalabalığı ve düzensizliği sevmeyen annemi o kadar rahatsız ediyor ki, çabuk bitsin diye oturup o da öğreniyor teknik resmi ve T cetveli kullanmayı.

 

Öğreniyor derken, mimari çizimleri kopyalayacak kadar tabii. Borular, vanalar ve armatürler çizmeye başlamadan önce, mimari planlardan duvar, kapı ve pencere çizgilerini kopyalamak gerekiyor çünkü. Bugün autocad kullanarak saniyeler içinde halledilen bir detayken o gün için önemli bir zaman kaybı.

Babamı hiç T cetveli kullanırken görmedim. Anlayacak yaşa geldiğimde evde çizim yapmıyordu artık. Annemi ise çok gördüm. Yerlere yaydığı kocaman kumaşlara, kuruttuğu ufacık sabun parçalarıyla çizgiler çekiyordu. Tezgahtan aldığımız ikinci el Burda dergilerden çıkarttığı kalıpları kumaşa geçiriyor, biraz da kafasına göre düzeltiyordu.

Gözlerimi ovuşturarak odaya girdiğim zaman, az kumaştan çok elbise çıkartma hesaplarını kenara bırakıp bana bakıyor. Git ellerini ıslat, “kolay gelsin, kolay gelsin” diye koşarak gel, böyle uyuşuk uyuşuk gelirsen üstüne, bitmez bu iş diyor. Gidiyorum ve T cetvelinin üstüne ellerimden damlalar serperek dönüyorum.

Halk eğitimden dikiş kursu almış ilk gençliğinde ve sever de dikmeyi. Ucuz parça kumaş satan yerlerde az beklemedim onu. Küçükken ne zaman üstümdeki bir şeyi beğenip, nereden aldığımızı sorsalar, “annem dikti” diyordum. Bizim gidip çarşıdan giyim kuşam alacak halimiz mi var sanki, hiç işte. Gerçi sonradan dikmez oldu bana. Çocuk dikişi kolaymış da, erkek dikişi zormuş. Kendine diktiği etekler bluzlar öyle değilmiş.

Ceket istiyordum mesela küçükken, iç cebi olan bir  ceket. O zor iş diyordu; kalıbım yok, ceketin astarı telası var, beceremem ben onu diyordu. O dikmedikçe ben istemeye devam ettim yıllarca. İç cebi olan bir ceket diyordum ısrarla. Sonunda pes etti. İlkokul üçüncü sınıfın son günü, herkes okula sivil kıyafetle giderken giymem için bana bir takım elbise dikmeye başladı.

Sürekli istediğim iç cebi hatırlattım. İç cebi olmasa olmaz mı diyordu, olmaz diyordum. Elimi iç cebine sokup böyle poz vereceğim diye gösteriyordum, gülüyordu. Sonra ceket bitti, sivil giyinme günü geldi.

Bugün albüme baktığımda beni gülümseten bir fotoğrafım oldu. İlkokul üçün son günü, okulun bahçesindeki kocaman beton duvarın önünde, bir kaç parça yeşilliğin arasında çekilmiş. Bir yanımda Caner, öbür yanımda adını çoktan unuttuğum esmer bir çocuk var. Elim, tam istediğim gibi ceketimin sol iç cebinde. Yüzümde kocaman bir gülümseme. Kimbilir, Sultan Öğretmen çekti belki.

Aslında acayip bir poz bu. Elini ceketinin arasına sokan Napolyon gibi de değil, tamamen estetikten uzak, tuhaf bir hareket. Böyle bir şeye neden özenmişim, neden benim için o kadar önemli olmuş? Sonradan fotoğrafa bakıp bunu düşündüm. Bu saçma hareketi yapmamın bir anlamı olmalı dedim. Ve buldum.

Yıllarca cüzdanını, ceketinin iç cebinde taşıdı babam. Tam olarak, sol iç cebinde. İnternet bankacılığı, kredi kartı filan gibi şeyler yoktu o zaman. Bir şey almak gerektiğinde, elini cüzdanına atardı. Ceketinin iç cebinden çıkarttığı paralarla, ne gerekiyorsa öder, alırdı. Çocuklar için yetişkin olmanın en cazip yanı bu olmalı; satın alma gücü. İktisat bilimine göre satın alma isteğiyle birleşince talebi oluşturan şey. Gözünün gördüğü her şeyi isteyen ama alamayan çocukların en büyük eksiği. Demek ki benim gözümde ceketin iç cebi, satın alma gücünü temsil ediyordu. İsteyip de alamadığım her şey için, bana ait bir iç cep peşindeydim. Bilmiyordum ki ceketin iç cebi, onu dolu tutma sorumluluğuyla birlikte geliyordu.

Üniversitede teknik resim dersi alırken, evdeki iki T cetvelinden daha iyice olanını kullanmıştım. Ucunu sırt çantamın elde tutma kulpuna sokunca kısa kenarı kafamın arkasında kalıyordu. Kendisi de yol boyunca sırtımda Deli Balta’nın kılıcı gibi sallanıyordu. Bazen eve gelince annemi yerde diğer yıpranmış cetvelle kumaşları çizerken görüyordum. Sabun tozuna bulanmış T cetveline bakıp, senin bunu nasıl kullandığını okulda anlatsam ne derler biliyor musun diyordum. Ne derlerdi, bilmiyordum.

Yorum Yaz



  • 2 adet yorum bulundu. Toplam 1 sayfa.
  • 1

Deli baltanın kılıcı

08 Ağustos 2012 05:06:16

Bana bu saatte bunu okutturan biraz can sıkıntısı biraz da sevgidir herhalde. Ama ikisine de müteşekkirim şimdi.

salih

19 Temmuz 2012 00:26:02

Harika bir hikayeymiş derlerdi herhalde.

  • 2 adet yorum bulundu. Toplam 1 sayfa.
  • 1

Arama

Giriş Yapın

Yeni Üye Kayıt | Şifremi Unuttum

ufukta gezinir durur gözlerim
mazide yaşarım dünü özlerim
sansüre takılmış bütün sözlerim
yarın da söylerim hiç değiştirmem

Twitter
Facebook
Linkedin

Kategoriler