mustafa der ki...

Önce bulutlar

17 Eylül 2012 / Mustafa Dokumacı

Hayat

Okul servisinin camından bulutlara bakardım liseye giderken, boş gökyüzüne mavili beyazlı dağılmış yüksüz, hafif bulutlara. Önünde koskoca bir üniversite sınavı belirsizliği duran ergen stresiyle, onlar gibi hafif, endişesiz olmak isterdim.

Geceleri yatmadan önce Mektubat okurdum o zamanlar. Mektubat, mektuplar demek. 1600’lerin başında Babür İmparatorluğu hakimiyetindeki Hindistan’da yaşamış Ahmet Serhendi adında bir Nakşibendi büyüğünün öğrencilerine, şaha (imparatora) ve diğer insanlara yazdığı mektupların derlenmesinden oluşan bir kitap. Türkiye’de varlığını halen sürdürmekte olan tasavvufa meraklı, özellikle Nakşi cemaatlerin favori kitaplarından olduğu için her yerde bir çevirisine rastlamak mümkün.

 

Kitap çok uzun ve dili de oldukça ağırdı ama sonuçta benzer şeylerin farklı insanlara tekrar tekrar anlatılmasından oluşuyordu. Temel öğüdü, “Allah’tan başka her şey” anlamına gelen “masiva” yı unutmak ve Fena-fillah denilen bir dereceye ulaşmaktı. Zaten Allah’ı anlamanın en yüksek derecesi de “anlaşılamayacağını anlamak” kabul edildiği için, bu Fena’ya ulaşma çabası, o gün için ben bilmesem de uzakdoğu dinlerindeki Nirvana aydınlanması pratiğine çok benziyordu.

Beni liseye götüren okul servisinin camından bulutlara bakarken, okuduklarımın etkisiyle kendi kendime, “hiçbir şey önemli değil, hiçbir şey önemli değil” diyordum. Dersleri ve sınavları unutup, ergenler arası rekabetin ve belirsiz geleceğin yükünü sırtımdan atıp, yıllar sonra okuduğum Kundera romanındaki “dayanılmaz hafifliği”, bulutların hafifliğini yakalamaya çalışıyordum. Bazen kısa bir süre için de olsa her şeyi unuttuğumu ve hafiflediğimi hissediyor ve hep o aldırmazlık seviyesinde yaşayabilsem hayatın ne kadar kolay olacağını düşünüyordum.

Sonra Yıldız’da Çevre Mühendisliği okuduğum yıllarda, mır mır konuşan hocaların sıkıcı derslerinde sürekli uyukluyor, uyanıklığımı geceye saklıyordum. Geceler benimdi. O gün için oldukça popüler olmayı başarmış web 1.0 seviyesinde bir sitem vardı ve gecelerimi hep onu geliştirmeye harcıyordum. Henüz spam’in adının spam olmadığı yıllardı, ben de sitemi tanıtmak için en agresif e-mail gönderme yollarını öğreniyor ve kullanıyordum. Bir gece oturmuş, RFC 821 kodlu, ben doğmadan bir ay önce yazılmış SMTP protokolünü okuyordum.

Bir SMTP server diğerine bağlandığında önce “HELO filanca.com” satırını gönderiyordu, tıpkı telefonla birisini aradığımızda önce “Alo ben Vahit” dediğimiz gibi. Karşı server bağlantıyı kabul eder, “gönder gelsin” derse, “falancadan feşmancaya mailim var, içinde şöyle şöyle yazıyor...” şeklinde iletişim devam ediyordu.

E-mail ön bilgilerinde “X-Priority” adında bir parametre vardı. Değer olarak 1’den 5’e rakamlar alıyordu. 1 çok önemli, 5 ise hiç önemli değil demekti. Bu parametreye vereceğin değer, gönderdiğin e-mailin önceliğini belirtiyordu. Bu tabii artık kullanımını kaybetmiş bir özellik. Çünkü bu yöntemde alıcı için neyin önemli olduğuna e-maili gönderen karar veriyor. Herkese kendi işi önemli geldiğinden, sonuç olarak herkes her e-maili öncelikli işaretlemeye başlıyor ve önem parametresi ayırıcılığını yitiriyor. Ta o zaman baktığımda bile bir çok dokümanda, “x-priority parametresine yüksek önem atarsanız, bazı mail serverlar tarafından e-mailiniz otomatik olarak bloke edilebilir” yazıyordu. Yani yüksek öncelik iddiası, yüksek spam olasılığı olarak algılanıyordu.

“Claim of high priority”, yani “yüksek öncelik iddiası”. Bu tıpkı bir ambulansın ışıklarını yakıp sirenini çalarak trafikte kendisine yol açılmasını istemesi gibi bir şey. Kendi önemine kendi karar verme, bazen ne kadar gerekli olsa da, her zaman en çok istismar edilen şeylerin başında geliyor. “İmdat” diye bağırarak hayati bir durum için insanlardan yardım isteyebiliriz mesela. Ya birisi çıkıp, önce “imdat” diye bağırıp sonra reklam broşürü dağıtmaya başlasa, “imdat” kelimesine sağırlaşmamız ne kadar sürerdi?

Bütün dini kitaplar, insanlara “öldükten sonraki sonsuz hayata” öncelik vermelerini öğütler. Okulda her dersin hocası, mezuniyetten sonra en çok işe yarayan kendi dersine öncelik verilmesini ister. Orduda askerlerin eline boya verip çıplak dağlara “önce vatan” yazdırırlar ve nizami yürüyüşte kıtaya “her şey vatan için” sloganı attırırlar. İş yerinde yöneticiler, filanca tarihe yetişecek çok önemli işlere “biraz fazla mesai yaparak” öncelik verilmesini isterler. Sabah e-mailini açtığında, “hemen bugün alırsan çok ucuza” gelen fırsatları iteleyen mailler her tarafı kaplamıştır. Televizyonda haber bülteni “şok gelişmeler” ve günün en önemli başlıklarıyla doludur. Herkesin biricik derdi, senin önceliklerini etkilemek olmuştur. Kimin öncelik iddiasına inanırsan, ona hizmet edersin. Kimin önceliğine önem verirsen, o kazanır.

Geriye çekilip bir an düşünebilsen. Çok önemli olduğunu iddia edip duran bu şeylerden kaçını hiç umursamasan yarına, ya da bir ay sonraya hiçbir şey değişmeyecektir? Bulutlara baksan, “hiçbir şey önemli değil, hiçbir şey önemli değil” desen ve bulutlar gibi hafif olsan. Bir bakmışsın, daha az umursadığın problemlere, daha akılcı çözümler buluyorsun.

Yorum Yaz



Arama

Giriş Yapın

Yeni Üye Kayıt | Şifremi Unuttum

ufukta gezinir durur gözlerim
mazide yaşarım dünü özlerim
sansüre takılmış bütün sözlerim
yarın da söylerim hiç değiştirmem

Twitter
Facebook
Linkedin

Kategoriler