mustafa der ki...

Ekskavatör seyreden çocuk

06 Mayıs 2011 / Mustafa Dokumacı

Hayat

Fatih’in dar ve kalabalık sokaklarında bir çocuktum seksenlerin sonunda. Hidrolik delicilerle orası burası sürekli kazılırdı sokaklarımızın ve ben çukurları atlayıp adalara basarak ilkokulun ilk sınıflarına giderdim. Kamyonetin yedeğinde çekilebilen tekerlekli bir kompresör, mazotu çıktığı kadar bağırır, gümbürdedikçe ürettiği basınçlı hava, kalın bir hortumdan T şekilli el tipi deliciye gelirdi. Asfalta yeni bir delik açmak için, kolları kas yapmış ve erken yaşlanmış bir doğulu, taşlı yolda giden bisikletin gidonu gibi zıp zıp zıplayan canavarı zapt etmeye çalışırdı.

 

Yine bir gün yeni delikler açarlarken sokağımıza, artık elektrik için mi telefon için mi hiç bilmiyorum, kanalizasyon borusuna denk gelmiş delicinin ucu, görünmez kaza. Nihayetinde görerek değil matkap yordamıyla yapılan işler bunlar. Yine de insan istiyor ki temiz su borusuna denk gelsin, sokağı yıkasın pırıl pırıl yapsın, öyle ağır, öyle pis kokmasın. Bir şey bozulduysa, bozuk haline alışana kadar tamir edilmezdi o zamanlar. Her gün okula giderken, açık kanal haline gelmiş sokağımızda, su geçirmeyen çizmelerimi en temiz, yok en az kirli yerlere basmaya gayret ederdim ve buna da alışmıştım sanırım. Haftalar sonra bir gün aniden boruyu yamadıklarında, temizliğini yadırgadım belki de sokağın, çok eski hikaye şimdi yalan olmasın.

Babamın ayda bir gün, bir pazar günü izni olurdu, bazı aylar onun da ilk yarısında işe giderdi. Ama ne olursa olsun, gidecek kadar vaktimiz kaldıysa eğer, Üsküdar’a babaannemin ve dedemin yanına giderdik. Çok soğuk olmadıkça güvertesinde otururduk vapurun ve giderken, gündüz yani, pervanenin dövdüğü köpük köpük denizi seyretmek çok keyifli olurdu. Dönüşte dedemin ısrarıyla hep son vapura kaldığımızdan, deniz karanlık olurdu ve büyükler için bile korkunçtur karanlık deniz, bense çocuktum, korkardım.

Eminönü’ne yaklaşırken GÜNEŞ SİGORTA yazan ışıklı tabelayı seyrederdim. O zamanlar bütün markalar caps lock açık yazılırdı. Önce tek tek harfler yanar, söner, sonra hepsi yanar, söner, sonra yanar ve bir süre bekler, yani beni uzun uzun seyrettirecek kadar çeşitlemeler yapardı. Döngünün bittiği yeri bulmaya çalışırdım sanki. Ne for bilirdim ne while, amacım tekrar eden deseni yakalamaktı.

Üsküdar meydanda kanat çırpan ışıklı YAPI KREDİ leyleğini de unutmuş değilim o günlerden. Kanadının dört değişik pozisyonu için yanıp sönen lambalarıyla, yedi karelik ama oldukça düşük fps’li bir çizgi filmdi. O kadar ki, dolmuş ineceğimiz yere gelene kadar, leylek dört beş kere ancak kanat çırpardı.

Şimdiki çocukların seyretmekten bıktıkları yaşta, henüz hiç çizgi film görmemiştim. O zaman evimizde televizyon yoktu, gerçi ondan önce ve sonra da hiç olmadı. Okulda söylediğimde herkesin en çok şaşırdığı şey bu olurdu. İnanılmaz bulurlardı, hatta inanmazdı bazıları. Bazıları uyanık çıkar, “Günah diye mi almıyorsunuz televizyon, bu devirde?” diye çıkışırlardı, bir şey diyemezdim. Öğretmenlerse daha çok “Ailen en iyisini yapıyor evladım, zaten televizyon çok zararlı.” filan derdi.

Babaannemlerde televizyon vardı ama biz çekirdek aile olarak o kadar militandık ki, dönüp bakmazdık. Dedem çok kızardı bu tavrımıza, babaannemse bizim yanımızda televizyon açmayarak uzlaşma sağlamaya çalışırdı. Üzerinde, sağa sola kaydırarak sesi, ışığı, kontrastı filan artırıp azaltabildiğin ayar yerleri olan kocaman tüplü bir televizyondu ve bir açmasalar bir açarlardı, sonuçta yaşlı insanların haber seyretmesi lazım. Ne kadar zorlandığımı çok net hatırlıyorum. Denemeyen bilmez, televizyonun açık olduğu bir odada, gözün bir an bile kaymasın diye uğraşarak saatlerce oturmanın nasıl bir şey olduğunu. Denemeyin zaten manyak mısınız?

Bir gün birkaç saatliğine dedem ve babaanneme bıraktılar beni. Televizyonda bir film vardı, sarı ağırlıklı, şapkalı ve tabancalı adamlar filan olan. Onlarla birlikte seyretmişim ben de. Tam tren geçerken köprüyü havaya uçuruyorlardı, öyle bir sahnesi kalmış aklımda. Filmin adı nedir, oyuncuları kimlerdir hiçbir zaman öğrenemedim. Zaten türünün western olduğunu da en az on beş yıl sonra öğrenecektim. Bize televizyon seyretmemeyi salık verenler bilirlerdi belki o zamanlar, ben bilmezdim. Fatih’in dar ve kalabalık sokaklarında bir çocuktum çünkü ben, ilkokulun ilk sınıflarına giderken, okul yolunda durup ekskavatör seyrederdim.

Yorum Yaz



Arama

Giriş Yapın

Yeni Üye Kayıt | Şifremi Unuttum

ufukta gezinir durur gözlerim
mazide yaşarım dünü özlerim
sansüre takılmış bütün sözlerim
yarın da söylerim hiç değiştirmem

Twitter
Facebook
Linkedin

Kategoriler