mustafa der ki...

Ekmek almak, çocuk kalmak

05 Eylül 2011 / Mustafa Dokumacı

Hayat

“Kokladım gecelerce, bıraktığın eşya ve boş evi. Uzanamadı elim telefona, defalarca gidip geldim.”

Bu sözleri ilk kez, ya DAF ya Volvo, iki katlı bir otobüsün üst katında duydum. Radyodan Tarkan söylüyordu. Yıllar sonra hatırladığım bir kaç kelimeyle internetten buldum, adı İkimizin Yerine’ymiş. Şimdi ne zaman duysam, camdan babama baktığım o ana geri dönüyorum.

Ebeveyn kaybı objenin, çocuk kaybı projenin kaybıdır diyor Irvin Yalom, Aşkın Celladı kitabının bir yerinde. Tatlı küçüklük anılarımızı en iyi hatırlayan insanlar ailemizin büyükleridir, onları kaybettiğimiz zaman, onların hafızalarında yaşayan güzel günlerimizi, yani geçmişimizi kaybettiğimizi hissederiz. Geçmişi kaybetmek kuşkusuz üzücüdür, travmatik etkisini reddedemeyiz. Daha üzücü olansa geleceği, gelecekle ilgili hayallerimizi üstüne kurduğumuz çocuklarımızı kaybetmektir. Çocuklar, geleceğe dair projelerimizdir, kendi yaşamımıza sığmayan, kendi olamadığımız şeyleri olmaları için onları yetiştirir, bizi devam ettirmelerini, ölümsüzleştirmelerini bekleriz. Halbuki hiçbir insan bir başkasının projesi olarak yaşamak istemez. Özetle, çocuk ölümünü atlatmak, en başta yapılan yanlışı düzeltip, çocukların bağımsız bireyler olduklarını kabul etmekle başlar diyor.

 

Bu tezi okuduğum zaman anlıyorum ve tamamen hak veriyorum. Ama aklımın bir noktaya takılıp kalmasını da engelleyemiyorum. Kendimden biliyorum ki, hep başka kılıflar uydursak da, aslında yaptığımız her şeyi karşılık bekleyerek yaparız. Kimse borsada düşecek kağıtlara hayrına yatırım yapmaz. Bir çocuğun kendi kendini idare eder hale gelene kadarki bakımı da oldukça zahmetli bir iş ve bence hiç küçümsenecek bir yatırım değil. Çocuklar her bakımdan yardıma muhtaç ufak tatlı şeylerken, anne babalar bu yatırımı sevip isteyerek yapıyor.

Baba dedem, ortaokuldayken babası ölünce okulu bırakıp çalışmak zorunda kalmış. Babama sürekli, “Gerekirse sırtımdaki gömleği satar seni okuturum.” diyormuş. Kendi yapamadığın şeyi çocuğunun yaptığını görmenin tatmin edici olması, insanın çocuğunu kendi devamı gibi gördüğünün ispatı. İdealindeki insanı yetiştirmek, olamadığın şeyleri olması için bir çocuk yetiştirmek, onda ölümsüzleşmek duygusunu; bunun çocuk sahibi olmak üzerindeki motive edici gücünü anlayabiliyorum.

Peki çocuğu istediğimiz gibi eğip bükemeyeceksek, kendi fikirlerimizi empoze edemeyeceksek, hatta çoğunlukla etsek bile sonradan kendi bildiğini okuyacaksa, o zaman bir çocuk yetiştirip onun üzerine kocaman hayaller kurmanın ne anlamı kalıyor? Üzerinde hayal de kuramayacaksak, o zaman bir insanı yetiştirip büyütmenin sıkıntısını niye çekelim?

Eskiden ilaç arabaları, arkasında bütün sokağı kaplayan bir duman bırakırdı. Kamyonetin kasasındaki, ufak bir dizel motordu sanırım aslında, egzost gazını filtre etmeden salınca havaya, sinek ilacı oluyordu. Küçük bir çocukken, arkasından mavi-beyaz dumanlar çıkaran ilaç arabalarından çok korkuyor, uzaklardan sesi gelince sokaktaysam hemen eve kaçıyordum.

Bir gün annemin bakkaldan ekmek almamı istediğini, benimse inatla gitmek istemediğimi hatırlıyorum. Çünkü ilaç arabasının sesini duyuyorum dışarıdan ve her an bizim sokağa gelebilir diye korkuyorum. İlaç arabası sokaktan geçip gitmeden bakkala çıkmak çok riskli geliyor. Annem beni ikna etmeye çalışırken, babam işten eve gelerek beni kurtarıyor. Sonra bakkala gitmeme nedenimi öğreniyor ve bana “Sen de büyüyüp baba olacaksın. O zaman ne yapacaksın oğlum?” diyor. Bu hiç beklemediğim bir şey, çünkü büyüyünce de ilaç arabalarından korkmayacağımdan hiç emin değilim. İnsan büyüyünce, ilaç arabaları daha mı az korkunç oluyor bilmiyorum.

Seneler sonra, sıcak bir Ağustos ayında, birisinin babaannemi Akyazı’dan alıp gelmesi gerekiyor. Babaannemin iki çocuğu ve dört torunu arasından o anda en müsaiti ben olmalıyım ki, benim gitmem uygun görülüyor. Bense onaltı onyedi yaşında filanım ve yalnız başıma otobüs yolculuğuna çıkmak istemiyorum. Gidip babaannemin yanında bir gece kalmak, onunla birlikte geri dönmek filan çok sıkıcı geliyor. Annemle sıkı bir pazarlık yapıp, onu da benimle beraber gelmeye ikna ediyorum.

Yolculuk vakti gelince, iki kişilik hazırlanmış valizi koyuyoruz bagaja ve babam annemi kandırdığımdan habersiz sürüyor arabayı otogara. Ta arabadan inip, elimizde valiz yazıhaneye yürürken annem, “Bileti iki tane al, ben de gidiyorum.” diyor. Babam şaşırıyor önce, sonra anlıyor durumu ve ses çıkartmayıp, istediğimiz gibi iki katlı otobüsün üst katından iki bilet alıyor. Üç kişi girdiğimiz otogardan birinin yalnız ayrılması gerektiğini hepimiz biliyoruz. O dakikaya kadar ben olacağımı düşünürken babam, kendisi olacağını öğrenmiş oluyor aslında.

Babamı aşağıda tek bırakıp, DAF ya da Volvo, otobüsün üst katına çıkıyoruz.  Radyoda Tarkan var, bugün gibi hatırlıyorum: “Kokladım gecelerce, bıraktığın eşya ve boş evi. Uzanamadı elim telefona, defalarca gidip geldim.” Üst katın camından, fonda Tarkan, tek başına eve dönmek zorunda olan yerdeki babamı seyrediyorum. Otobüs hareket ederken babamın yüz ifadesini görüyorum ve o anda, asla baba olmamam gerektiğini anlıyorum. O yüz, o şarkı ve bu hayat dersi; hafızama birlikte kazınıyor. Evet, ilaç arabası geçerken ekmek almaya gitmeyi becerebilirim, ama hiçbir annenin çocuklarıyla rekabet edemem, bunu biliyorum. İşte bu yüzden, hep çocuk kalmalıyım.

Yorum Yaz



  • 1 adet yorum bulundu. Toplam 1 sayfa.
  • 1

baban

05 Eylül 2011 12:31:10

Böyle tatlı anlatan bir çocuk için yine de değer be oğlum.

  • 1 adet yorum bulundu. Toplam 1 sayfa.
  • 1

Arama

Giriş Yapın

Yeni Üye Kayıt | Şifremi Unuttum

ufukta gezinir durur gözlerim
mazide yaşarım dünü özlerim
sansüre takılmış bütün sözlerim
yarın da söylerim hiç değiştirmem

Twitter
Facebook
Linkedin

Kategoriler