mustafa der ki...

Dört numaralı vapur

24 Ocak 2014 / Mustafa Dokumacı

Hayat

Oyumu 4 numaralı vapura verdim, çünkü açık güvertesi en geniş olan ve eski şehir hatları vapurlarına en çok benzeyen model oydu. Eski şehir hatları vapurlarının bende özel bir yeri var. Küçükken, kış soğuğunda bile “deniz havası almak” için, tek sıra dizilirdik yan güverteye; babam, annem, ben. Yolculuğumuzun en keyifli, en havadar, en seyirli kısmıydı, çok severdik. Gecenin bir yarısı nereden bulduysam linkini, bu ankete denk geldim. Sekiz on tane filan değişik model vardı ve sadece “Yeni şehir hatları vapuru aşağıdakilerden hangisi olsun?” diye soruyordu. Hangisini seçersen seç; dış mihrak, iç düşman, gerici, darbeci, marjinal, çapulcu vb. sayılmıyordun. Arka planda başka hikayeler; güç kavgaları, rant paylaşımları, komplo teorileri olmaksızın; varsa da bilmeksizin, yalın kişisel bir seçim yapıyordun.

 

Doğrudan demokrasinin güzel bir örneği olan bu uygulama, açıkçası çok hoşuma gitmişti. Çünkü aynı yıllarda, oturduğumuz sitedeki apartmanların dış cephe boyalarını yenileyen site yönetimi, yeni renkleri insanların oyuna sunmadan kararlaştırmış ve itirazlara aldırmadan uygulamaya çalışıyordu. Site sakinlerinin çoğunluğu yeni renklerden memnun değildi ama bizim apartmana en kötü renk denk geldiği için biz hiç memnun değildik. Boya başlamadan önce, renk değişimi için dilekçe yazıp apartman içinde imzaya çıkardık, tabii kimin kapısını çaldıysak imzaladı. Dilekçeyi yönetime verdik ama yazılı bir cevap alamadık. Onun yerine telefon açıp, ailemizi mafyavari bir üslupla sözlü olarak tehdit ettiler. Sonradan öğrendik ki, sadece bizi değil, imza sahiplerinin hepsini arayıp korkutmaya çalışmışlar.

Vapur modelini seçebilmek, bu olayla kıyaslayınca günün ötesinde görünüyordu. Benim o günkü şartlarıma göre oldukça demokratikti, o yüzden güzeldi. Biliyorum herkes demokrasiyi sevmiyor, demokrasi övgüsüne burun kıvırıyor bazıları. İnsanların hayatına doğrudan müdahale içeren, sayısız yasaklar, kısıtlamalar getiren, özgürlük karşıtı bir dünya görüşünün hakim olmasını istiyorsan mesela, demokrasi sana pek uymaz, doğru. Ya kaba güç kullanır devrim yaparsın, ya da demokrasiyi kılıfına uydurarak eğip bükersin. Sonuçta nasyonalist, sosyalist, komünist devrimler ve şeriat devrimleri, az rastlanan şeyler değil.

Demokrasi aleyhtarı bir de elitist yaklaşım var. Herkes oy hakkına sahip olduğunda, konunun ehli olmayanlar da alınan karara katılıyor diye dertliler. “Benim oyumla falancanın oyu bir mi?” şeklinde sıkça dile getirilen bu akımın demokrasi yerine önerisi “teknokrasi”, yani yetkinliğe dayalı oy hakkı. Özetle diyorlar ki, hangi konuda karar alınacaksa, sadece o konunun uzmanları arasında oylama yapılsın.

İlk duyunca kulağa hoş geliyor. Fakat bu yöntemin kocaman bir zaafı var. Teknokratların, kendilerine tanınan karar verme hakkını, karara katkısı olmayanlar aleyhine ve kendi menfaatleri için asla kullanmayacaklarını varsayıyor. Bencil olmayan teknokratlar varsayımı, insanın bencil olmayacağı varsayımıyla ortaya çıkmış diğer bütün teoriler gibi pratikte patates. Çünkü doğası gereği, insan bencil. Bencilliğin ayıp olduğu kültürlerde yaşayan insanlar da bundan korunmuş değil.

Öğretmen eğitime, asker savunmaya, sanayici üretime, girişimci teşviklere daha çok bütçe ayrılmasını isteyebilir. Hatta bu onların profesyonel görüşü de olabilir. Büyük şirketlerin uluslararası rekabet gücünü korumak için, bu harcamalara kaynak olarak dolaylı vergi oranlarını yüksek tutmak da finansçıya mantıklı gelebilir. Dolaylı vergilerden beli en çok bükülecek vasıfsız vatandaşın oy hakkını elinden almaksa, bu durumda yapılabilecek en adaletsiz şey.

4 yılda bir seçimlerin yapıldığı ve herkesin eşit oy hakkına sahip olduğu iddia edilen bir ülkede, yolunda gitmeyen şeyler için demokrasiyi suçlayanlar, bence yanılıyorlar. Aslında problem yeterince demokrasinin olmaması. Demokrasinin temel mottosu, alınan kararlara herkesin eşit katılımını sağlamaksa eğer, bir tür demokrasi olduğunu iddia eden uygulamaların öncelikle bunu ne kadar başarıyla sağladığına bakmak lazım.

İnsanoğlu nasıl öğrenir? Deneyip yanılarak. Yanlış kararlar almak, öğrenmenin en kestirme ve en kalıcı şekli. Bilim dediğimiz şey, temelde kontrollü deneyler yapmak ve sonuçlarını anlamlandırmak değil mi? Aynı şekilde kitleler de deneyip yanılarak öğreniyor. Hatta düzgün işleyen bir deneme yanılma mekanizması olduğunda, doğru sonucu kalabalıklar bireylerden daha hızlı buluyor. Yeter ki aldıkları kararlar ve sonuçları şeffaf bir şekilde görünür olsun.

Devlet denilen kocaman karakutuyu; dengelerin ve doğruların her gün değiştiği bir dünyada, binbeşyüz gün yönetecek, adına hükümet denilen bir ekibi içinden çıkarması ve düzgün çalıştığını denetlemesi için, seni ve senin gibi düşündüğü varsayılan on bin başka insanı temsil edecek bir kişiyi seçiyorsun. Böylece bir sonraki seçime kadar devlet adına yapılan edilen her şeye, alınan bütün kararlara az/çok katılmış, razı olmuş kabul ediliyorsun. Bunun adına da temsili demokrasi deniliyor.

Sadece bu kadar olsa iyi. Ayrıca seçim barajı denilen bir şey var. Baraj altı kalan bir partiye oy verirsen, hiç temsil edilmiyorsun. Ya da barajı geçen partiye oy verip temsil ediliyorsun ama sen yirmi bin kişi birleşip bir temsilci seçebilirken, aynı oy hakkına sahip başka bir temsilciyi, on bin kişi birleşip seçmiş olabiliyorlar. Senin oyun bir sayılırken, başkalarının oyu resmen iki sayılıyor. Daha kötüsü, seçiminde bu kadar adaletsizlik olan temsilcilerin de aslında pek bir şeye etkileri olmuyor. Çünkü insanlar aslında temsilcilere değil, partilere oy veriyor ve sonuçta bütün karar yetkisi küçük bir liderler kadrosunun, hatta belki sadece bir liderin elinde toplanıyor.

Bu durumda kitlelerin deneme yanılma yöntemiyle öğrenme ve “kalabalıkların bilgeliği” denilen sinerjiyi açığa çıkarma şansları sıfıra yakınsıyor. Acaba dört yıl önce hangi yöntemleri kullanmadaki başarısı ya da başarı vaat eden imajı yüzünden hangi türden ideolojiyi benimsemiş liderler kadrosuna oy vermiştin? O kadronun bu arada yapıp ettiklerinin iyileri mi fazla, kötüleri mi fazla çıktı? Bu sürede dünya görüşleri ve eğilimleri, kazandıkları tecrübe doğrultusunda değişmiş, başka bir şekle dönüşmüş olabilir mi? Yeniden aynı kadroya oy verirsen, gelecek 4 yılda senin iyiliğine olacak kararlar alacaklarını öngörebiliyor musun? Yoksa daha önce denemediğin başka bir kadronun vaatlerine mi güvenmelisin? Neyi nasıl öngöreceksin? Şahsen ben, değil önümüzdeki 4 yıl boyunca, yarın yapacağı her şeyi onaylayabileceğim kadar herhangi bir canlının gelecek davranışlarını öngörebiliyor olsam, oy kullanmaktan önce at yarışı oynamayı tercih ederdim.

Peki bu kadar suyunun suyu temsiliyette (belki teslimiyette demeliyim) bir demokrasiye neden mecburuz? Yeterince fiber optik kablomuz mu yok? Önemli konularda herkesin ortak görüşünü almak için yeterince iletişim çağına mı giremedik? “Yeni profil fotoğrafın yakışmış diyenler RT, olmamış diyenler fav.” yapacak kadar da mı girmedik?

Farkındayım; iletişim çağının araçlarını kullanabiliyor bile olsaydık, her oylama vapur oylaması kadar sütliman yapılamazdı. Burada işin içine, oy verenlerin bireysel menfaatlerinin ya da ait oldukları grup çıkarlarının, oylama sonucundan doğrudan etkileniyor olması giriyor. Fakat bunun hayat memat meselesi olması, herhangi bir menfaatin seçim hilelerine, kavga gürültüye değecek hale gelmesi, başka bir şeylerin yanlış gittiğini gösteriyor. Belki de, aslında oylama konusu olmaması gereken şeyleri oyluyoruz. İki önemli yanlışı hemen sayabilirim.

Birincisi, güçlü makamların ve çok büyük paraların paylaşılmasını oyluyoruz. Kazanan tarafta olursan sınıf atlıyorsun, kaybeden tarafta olursan hayat standartların geriliyor. Burada asıl problem, rant paylaşımında ne tarafı tuttuğun değil, böyle adaletsiz bir durumun genel kabul görmüş bir norm olması. Herhangi bir makamı ele geçiren grubun, kendi burjuvazisini ve ona bağlı kendi orta sınıfını oluşturabilmesini engellemeliyiz önce. Devleti baştan ayağı şeffaflaştırmalı, en az halka açık bir şirket kadar hesap verir hale getirmeliyiz. Zenginleri daha zenginleştiren, fakirleri daha fakirleştiren, salt kalkınmacı vahşi kapitalist modelleri terk etmeli, gelir dağılımı dengesini daha insaflı yerlere getirecek ekonomik modelleri tercih etmeliyiz ayrıca.

İkincisi ve daha vahimi, temel insan haklarını ve özgürlüklerini oyluyoruz. Yönetime seçilen grubun yaşam tarzına uymayan şeyler yasaklanabiliyor. Nasıl giyindiği, neyi kutsal kabul ettiği, ne yemekten ne içmekten hoşlandığı, hangi kutsal ya da rasyonel amaçla ne yemekten ne içmekten sakındığı, bedeninin ne kadarını kime nerede göstermek, kimden nerede gizlemek istediği, hangi ırktan, hangi cinsiyetten insanlarla hangi şartlar altında sevişmekten hoşlandığı, ne gibi cinsel fantezilerinin olduğu, hayatını kimlerle birlikte, nasıl yaşamak istediği gibi, bir başkasının özgürlüğüne girmedikçe bireyin kendisinden başka kimseyi ilgilendirmemesi gereken konularda; bizzat vatandaşı başkalarının müdahale ve baskılarından koruması gereken devletin üniformalı güçleri, iktidar tercihlerine göre yasaklar koyan ve müdahale eden taraf olabiliyor.

Bu en temel problemi aşamadığımız için, insanların tercihleri basit günlük yaşamlarını ve özgürlüklerini kazanma ya da koruma odaklı şekilleniyor. Bu uğurda bazen başka yaşam tarzından insanların özgürlüklerini kısıtlamayı da kabullenerek, diğer konulardaki bütün kararlarını desteklemeseler bile, kendi türlerinin en yırtıcı aktörlerini seçiyorlar.

Sonuçta toplumun büyük çoğunluğu tarafından devlet, meşruiyetini kendi kullandığı oydan alan, yönetimine katıldığı bir şirket gibi değil, toplumu yöneten, yönlendiren otoriter bir baba gibi algılanıyor. Sadece bu tuhaf algı bile, demokrasiden ve kitlelerin deneye yanıla kendini geliştiren ortak aklının bilgeliğinden ne kadar uzakta olduğumuzu gösteriyor. Kötü giden bir şey varsa, kabul etmeliyiz ki demokrasiden değil, demokrasiyi mumla arayacak durumda olmamızdan.

Vapur hikayesinin devamı da bunu doğrular nitelikte. Yeni şehir hatları vapurunun modelini ve filosuna yeni katacağı otobüslerin rengini halka seçtiren belediyenin başkanı, “Bundan sonra bir otobüs durağının yeri değişecek bile olsa halka danışacağız.” dedikten sadece bir kaç gün sonra, rantı da kendisi gibi oldukça büyük iki başka projenin halka sorulması önerildiğinde, “Her şey halka sorulmaz.” diye cevaplıyor. Ne kadar çok şey, ne kadar daha adil şartlar altında halka sorulabilirse; bu sorular başka endişelerden ne kadar arındırılabilirse, o kadar iyiye gideceğimizi adeta ispatlıyor.

Yorum Yaz



Arama

Giriş Yapın

Yeni Üye Kayıt | Şifremi Unuttum

ufukta gezinir durur gözlerim
mazide yaşarım dünü özlerim
sansüre takılmış bütün sözlerim
yarın da söylerim hiç değiştirmem

Twitter
Facebook
Linkedin

Kategoriler