mustafa der ki...

Astronota binerek yükselmek

20 Temmuz 2011 / Mustafa Dokumacı

Hayat

Muzaffer amcanın Opel’inin, Faruk amcanın kaplumbağa vosvosunun, Cevat amcanın Şahin’inin ya da Şinasi amcanın Renault 11 Flash’ının arka koltuğundan dünyayı başka görmüyor olsaydım, caddelerinin rengarenk ışıklarına tutulur muydum şehrin? Dos ekran muhasebe programlarının nokta vuruşlu yazıcılardan biteviye fatura ve senet basmasından büyülenmeseydim, yazılım geliştirmeye heveslenir miydim?

Sadece yürüyen merdivene binmek için (evet binmek) annemle Aksaray’daki Ufi mağazasına gitmiyor olsaydık ya da 89’da ilk çalışmaya başladığında hafif metroya lunaparktaki trene binmeye gider gibi yalnızca turistik amaçlarla götürmemiş olsaydı babam bizi, hareket eden her türlü mekanik cihaza böyle ilgili olur muydum?

 

Son seferini Eminönü’ne yapan şehir hatları vapurları, Galata köprüsünün dibindeki Boğaziçi iskelesi önünde yan yana dizilip geceyi birbirine sokulup uyuyan yavru kediler gibi geçiriyorlardı. Hala böyle midir bilmiyorum ama son seksenlerde böyleydi. Gece son vapura kaldıysan, vapur gelip iskeledeki diğerlerinin yanına yanaşınca, bir vapurdan öbürüne, sonra öbürüne atlaya atlaya karaya ulaşman gerekiyordu. Küçükken gecenin karanlığında, ışıklarını kapatmış park halindeki vapurlardan hızlı hızlı geçerken; bir elimden annem, bir elimden babam tutmuş ve ayaklarım yerden kesilmiş, bir an için iki vapur arasındaki boşlukta denizin üstünde havada olurdum. Böyle bir anı şimdi hatırladığımda, bu çok kısacık anda bütün çocukluğumu yeniden yaşamış gibi hissediyorum.

Yine o şehir hatları vapurlarının kapılarında, üzerinden atlayarak geçmek gereken yüksek eşikler olurdu ki güverteyi sular seller kaplasa bile, ağırlıklı ahşap döşenmiş kapalı bölümlere su girmesin. Küçükken ayda en az bir gün, babannem ve dedemi görmeye giderken, bir kaç kez o yüksek eşiklerin üzerinden atlardım. Sonra evde, ayaklarımı duvara dayayıp kafamı koltuktan sarkıtarak dünyaya ters bakmaca oynarken kendi kendime, bir süre sonra tavan yer gibi, yer tavan gibi görünmeye başladığında, odanın kapısının, aynı vapurlardaki gibi çok yüksek bir eşiği olduğunu düşünürdüm. Evi ters çevirdiğin zaman, şehir hatları vapuruna dönüşüyordu yani.

İşte o kafamı koltuktan sarkıttığımdaki gibi ters durarak yaşasaydım hayatı en başından beri, bana vapurlar ev, evler vapur olsaydı ve vapurdan vapura atlarken, deniz kafamın üstünde, iki vapurun birbirine yanaşmış ziftli kara tahtaları arasından üzerime dökülecek gibi dursaydı, yine dedem beni kapısı kapandıktan sonra aynı binanın başka bir katına açılan o tuhaf odaya ilk kez soktuğu günün akşamında eve gelip anneme aynı heyecanla “Anne biliyor musun? Bugün astronota bindik” der miydim?

Anne biliyor musun, bugün dedemle astronota bindik. Hareket eden her şeyin üstüne çıkmanın binmek olduğu bir dünyada, astronota da binebilirdim elbet o zaman. Ama o yıllarda babam bana sürekli, yanma sonucu ortaya çıkan gazları arkasından püskürten ve sönerek uçan balonlar gibi etki tepki prensibiyle fezaya yükselen roketleri anlatmıyor olsaydı, çok daha kolay olan kelimenin kendisi yerine hiç astronot gelir miydi aklıma?

Yorum Yaz



Arama

Giriş Yapın

Yeni Üye Kayıt | Şifremi Unuttum

ufukta gezinir durur gözlerim
mazide yaşarım dünü özlerim
sansüre takılmış bütün sözlerim
yarın da söylerim hiç değiştirmem

Twitter
Facebook
Linkedin

Kategoriler